Denizden Katreler

Bayram’ım imdi

N’oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm
Derd-ü gâm ile doldu bu gönlüm…
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,
Yanmada dermân buldu bu gönlüm…

Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan,
Yanmada oldu derdine dermân…
Pervâne gibi, pervâne gibi
Şem’ine aşkın yandı bu gönlüm…

Gerçi ki yandı, gerçi ki yandı
Rengine aşkın cümle boyandı…
Kendinde buldu, kendinde buldu
Mâtlubunu hoş buldu bu gönlüm…

Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi,
Yâr ile bayram ederler şimdi…
Hâmd-ü senâlar, hâmd-ü senâlar
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm…

Hacı Bayram-ı Veli

Bugün Bayram

sen gittin gideli
içimde öyle bir sızı var ki
yalnız sen anlarsın
sen şimdi uzakta
cennette meleklerle
bizi düşler ağlarsın

bugün bayram
erken kalkın çocuklar
giyelim en güzel giysileri
elimizde taze kır çiçekleri
üzmeyelim bugün annemizi

sen yaz geceleri
yıldızlar içinden ara sıra
bize göz kırparsın
sen soğuk günlerde
kalbimi ısıtan en sıcak anımsın

bugün bayram
çabuk olun çocuklar
annemiz bugün bizi bekler
bayramlarda hüzünlenir melekler
gönül alır bu güzel çicekler

barış manço

Süleymaniye’de Bayram Sabahı

Yahya Kemal Beyatlı’nın Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirii:

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye’de

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.

Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.

En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsî tepeyi;

Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr’i

Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?

Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?

Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd’den, Van’dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;

Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar’dan mı? Tunus’dan m, Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Büyükada’da Bayram Namazı

Yahya Kemal Beyatlı’nın;

“Ezansız Semtler” adlı makalesi:

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtler­de doğan, büyüyen, oynayan Türk çocuklarının milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabili yorlar mı?

O semtlerdeki minareler görül­mez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Ço­cuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?

İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bi­zi henüz bir millet halinde tutuyor.

Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihti­yar nineler gördüler.

Mübarek günlerin akşamları bir minderin kö­şesinden okunan Kur’ân’ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir ruh olan şan sahifelerini kokladılar.

İlk ders olarak besmeleyi öğrendi­ler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler.

Bayram namazlarına babalarının ya­nında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, di­nin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semt­lerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile de­ğilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar.

Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar.

Bu ço­cukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafran­ga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı ka­labilsinler, yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez.

Ah! Büyük cetlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlı­ğın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mes­cit peyda olur, sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hasılı o toprağın o köşesi imana gelirdi.

Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescitlerden ve o türbelerden bir ikisi kaldı da (gördük ki) cetlerimiz o kefere Frenk mahallelerinin topra­ğına böyle nüfuz ederlerdi.

Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Ni­şantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yer­leştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ari, çorak ve kurudur.

Bir Üsküdar’a bakınız bir de Kadıköyü’ne, Üsküdar’ın yanında Kadıköyü Tatavla’yı andırır. Eski Türklerin ruhları ile yeni Türklerin ruh­ları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peyda olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz.

Medenileştikçe Müslü­manlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler.

Görürler ki baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafında çan kuleleri yükselir, pazar ve yor­tu günleri çan sesleri işitilir.

Manzara halkın dinini, milliyetini hatır­latır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi millî ruhtan ari değildir­ler.

Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır büyük kitlede yine o ruh var, fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafile­den ayrıldık, uzaklaştık, kaybolduk; fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, döneceğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz.

Yeni tarzda yaşa­yışla cetlerimizin diyanetini mezcedip bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufunetten kurtaracak mürşitler, şairler, edipler, hatipler yetişmedi, fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileyle kendi kendimize döneceğiz.

Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülameli başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücu hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar.

Onlara tamamıyla il­tica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü on­lardan çok ayrı, çok uzak düştük.

Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum. Bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim.

Fakat Frenk hayatının gecesinde sa­bah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın ma­halle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim.

Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi.Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı.

Orada, o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim.

Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum.

Kardeşlerim, Müslümanlar bütün ce­maatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarını hissediyordum.

Vaazdan namazda ve hutbe­de onların içine karışıp “Muhammed” sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek dil, yekvücut olarak gör­düm.

O sabah, o, Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.

Namazdan çıkarken, kapıda ayandan Reşid Âkif Paşa durdu, bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu.

“Bu bayram namazında iki defa mesudum, hamdolsun sizlerden birinin kendi başına camiye gelmiş gördüm. Berhudar ol oğlum! Gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti.” dedi.

Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyü­dük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah na­mazında anne millete tekrar dönebiliriz.

Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

(23 Nisan 1922 tarihli Tevhid-i Efkár gazetesi)

Kadir Gecesi

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Kadr Suresi’nde;”Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar.” Buyrulan:


Aslan Payı

Aslan payının ne olduğunu gayet güzel bir şekilde bizlere anlatan Mevlânâ’nın Mesnevî’nde geçen bir  hikâyedir:

Aslan, kurt ve tilki, av aramak için dağa giderler. Nasiplerine bir dağ öküzü, keçi ve tavşan düşer.  Aslan, kurttan hayvanları paylaştırmasını ister.

Kurt,  “Ey padişah, yaban öküzü senin payındır. Keçi, benimdir.  Ey tilki sen de tavşanı al.” der.

Bu taksim üzerine celallenen aslan “Ben buradayken sen ‘biz ve sen” mi diyorsun?” deyip pençelerini kurda indirir.

Taksim sırası tilkiye gelmiştir.

Ancak tilki uyanıktır: “Ey seçkin padişah” der: “Bu semiz öküz, kuşluk yemeğindir. Keçi öğle için yahni olur. Tavşan da sizin gece çerezinizdir.”

Aslanın “Bu güzel taksimi kimden öğrendin?” sorusunu ise şöyle cevaplar:

“Yerde yatan kurttan.”

Tilki ile Yılanın Arkadaşlığı

Günlerden  bir gün tilki ile yılan arkadaş olurlar.

Bir zaman sonra yolda giderken bir nehire rastlarlar. Tabi nehirden karşıya geçmek gerek. Yılan, kara yılanı olduğundan yüzme bilmez. Tilkiye,  karşıya geçerken kendisini de geçirmesini rica eder. Ben senin boynuna dolanırım, böylece  birlikte geçeriz der.

Tilki yılanı iyi tanıdığı için bu öneriye pek de  yanaşmak istemez.

Ama karşıya  geçmek  zorunda olan yılan ısrarlıdır.  Yemin billah eder. Tilkiye bir zarar vermeyecegi konusunda söz verir, aksi taktirde kendisinin de boğulacağını anlatır.

Yılanın çaresizliğine acıyan tilki;

- Gel öyleyse  yılan kardeş! boynuma dolan, der.

Ve nehre girer. Tam nehrin ortasında yılanın yılanlığı tutar ve tilkinin boynunu sıkmaya başlar.

Durumun ciddiyetini anlayan tilki;

-Yapma yılan kardeş! Bu benim kaderimmiş demek ki.. tamam ama burada sıkarsan ikimiz de boğuluruz. Sabret!..  Sen nasıl olsa boynumdasın kıyıya çıkalım. Orada istediğini yaparsın.  Hiç olmazsa sen kurtul!..

Öneriyi makul bulan yılan zor da olsa kıyıya kadar sabreder.

Kıyıya çıkınca tilki;

- Yılan kardeş sana bir önerim daha var. Bizde idama gidene bile son sözünü sorarlar. Son sözümü sormayacak mısın?

- Nedir son sözün? diye sorar yılan.

- Bak yılan kardeş, bu kadar dostluğumuz oldu. Nasıl olsa benim sonum senin elinde…

Sabrı tükenen yılan;

- Söyle artık dayanamıyorum, diye çıkışır.

Tilki;

-Yılan kardeş,  artık madem yolumuz burada ayrılıyor.. daha görüşemeyeceğiz. geç karşıma da seni şöyle yanaklarından bir öpeyim!

Pek inanmasa da kurbanının son isteği olduğundan kabul eder. Karşısına geçip kafasını uzatır.

Kurnazlığı ile dillere destan olan tilki,  yılanın uzanan kafasını kaptığı  gibi yere çarpar.

Beli kırılan yılan upuzun yere serilir. Suçlu suçlu tilkiye bakar.

Tilki;

- Bak dostum! der.  Ben eğri büğrü dost istemem..  Böyle dosdoğru olacaksın!

Bu hikayeyi bir de şöyle anlatırlar..

Bir tilki ile yılan arkadaş olur ve birlikte yolculuğa çıkarlar. Bir ırmağın kenarına geldiklerinde yılan, tilkiye:
- Tilki kardeş, ben yüzme bilmem. Beni sırtına al da, karşı kıyıya beraber geçelim, der.
Tilki, arkadaşının teklifini kabul eder. Yılan, tilkinin beline sarılır, o da ırmağa girip yüzmeye başlar. Karşı kıyıya vardıklarında yılan:
- Tilki kardeş, ben seni sokacağım, deyiverir. Neye uğradığını şaşıran tilki;
- Yılan kardeş, biz seninle arkadaş değil miyiz? Bak ben sana bunca iyilik ettim. Seni sırtıma almasam ırmağı geçemezdin, diye ne kadar dil dökmeye çalıştıysa da yılan hiç oralı olmaz ve:
- Bu benim huyum. Sokmak benim yapımda var, der. Bunun üzerine, tilki bir an durur, sonra yılana:
- Peki yılan kardeş, der. Sok, ne yapalım. Bu benim kaderimmiş. Yalnız, yüzüme yakından bir defacık bak ki, ölmeden önce o güzel gözlerini son bir defa göreyim.
Bu sözlere aldanan yılan, başını uzattığı anda, tetikte duran tilki, derhal atılıp, yılanın başını koparıverir. Sonra da, ölen yılanı ırmağın kenarında, kumların üzerine boylu boyunca uzatır ve kendi hilesine kurban giden arkadaşına şöyle der:
- Yok yılan kardeş! Ben eğri büğrü arkadaş istemem! Benimle arkadaş olacaksan böyle dosdoğru olacaksın!

Benim inşallah!

nasrettin hoca, bir gün camın önünde havaya bakıp hanımına yarın hava iyi olursa tarlaya gidip tarlayı süreceğini,  kötü olursa da evde kalıp evi boyayacağını söylemiş.

bunun üzerine hanımı hoca’ya;
- bey; inşallah de!
hoca hanımına;
- “ya inşallahı maşallahı mı var?!..”
“iyi olursa tarlaya, kötü olursa boyaya”.

sabah olmuş hava çok güzel hoca tarlanın yolunu tutmuş. derken karşıdan gelen bir jandarma ekibi görmüş.

jandarma hocaya yaklaşıp bir köyü sormuş. hoca da;
- orası çok uzak ancak iki günde gidebilirsiniz ve oraya araba işlemez. yolu da biraz karışıktır..  demiş..

bunun üzerine jandarma işi garantiye almak için hocayı da alıp köyün yolunu tutmuş.  hoca istemese de mecburen onlarla birlikte yola koyulmuş.  jandarmayı götüren hoca iki günde eve gelmek için yollarda çile çekmiş. derken kan ter içinde eve ulaşmış. kapıyı çalmış.  hocanın karısı seslenmiş;

- kim o!

hoca yorgun bitkin bir sesle cevap  vermiş;
- benim inşallah!…

Dostları olmalı insanın

Dostları olmalı insanın,
Aynen gemilerin limanlari gibi
Zaman zaman uğradığın
Yükünü boşalttığın
Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda

Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
Geri döneceğin günü bekleme umuduyla
Bazen rüzgara o açmalı yelkenini
Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
Halatlarını çözmeli
Seni çok ama çok özlemeli

Dostları olmalı insanın,
Ermiş, bilge, hayatı ezbere okuyabilen
Düşünmediklerini düşündüren
Seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
Gerektiginde senin için ateşi yutabilen
Yolunu ısıtan ustan olmalı,
Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
Sana verebilmeli soğuk bir kış gününde
Üzerindeki tek gömleğini.

Oğuzkan Bölükbaşı

Biz bir kere Hakk dedik mi artık dönmeyiz!


Bektaşi, Mevlevi’ye sormuş:

-Nasıl ayin yaparsınız?
Mevlevi:
-”Hakk”  deyip döneriz…  Ya siz ?
-Yok azizim, demiş Bektaşi.  Biz bir kere “Hakk dedik mi, artık dönmeyiz!