Denizden Katreler

Savaş

Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.”JEAN PAUL SARTRE.

Acı ama gerçek!

“Gün gelir yazları gölgesinde barındığın ağacı, kış gelir odun diye kesersin.”

Oruç

“Orucu uykuya tutturan, sevabını da rüyasında görür.”

Ömür

Ömür, ezanla namaz arası kadardır.

Ramazan

Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise Cehennem ateşinden kurtuluştur.”

Zekat

Zekat; Dünyevileşmekten arınmaktır.

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan.

İl il iftar ve sahur vakitleri (Teravih namazı saat kaçta)


Çanakkale Şehitlerine

99. yıldönümünde sizleri rahmetle, şükranla, hürmetle anıyoruz. Ruhunuz şad olsun!..

Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

Diktiği Fidanın Meyvesini Hemen Alan Kişi

Abbasi Halifesi Harun Reşid, Bağdat civarında veziri Cafer Bermekî ile birlikte tebdil-i kıyafet gezerken Dicle’nin kenarında, hurma fidanı dikmekte olan çok yaşlı bir arap görmüş. Yaklaşıp, selamlaştıktan sonra aralarında şu konuşmalar geçmiş.
Harun Reşid:
- Bu diktiğin fidan uzun seneler sonra meyve verir, Sen bunun meyvesini yiyebilecek misin?
Yaşlı adam:
-  Bu fidanın meyvelerini görmeye ömrüm yetmez. Yiyemem.
-  Öyleyse niye dikiyorsun, meyvesini kendin yiyemeyeceğin bu fidanları?
- Kendim için değil. Benden sonrakilerin yemesi için dikiyorum. Bizden önce yaşayanlar da gördüğünüz bu ağaçları dikmişler. Eğer benden öncekiler sizin söylediğiniz gibi  düşünüp, fidan dikmemiş olsalardı,  ben de bugün hiç hurma yiyememiş olurdum.
Harun Reşid’in bu cevap çok hoşuna gitmiş. Vezirine işaret etmiş, hemen bir kese altın ihsanda bulunmuş.
Yaşlı adam keseyi alınca:
- Allah’ım demiş, Sana nihayetsiz hamd olsun, çok şükür!
Harun Reşid:
- Allah’ a niçin şükrediyorsun?!  şimdi diyince:
- Nasıl şükretmiyeyim. Herkes diktiği ağacın meyvesini yıllar sonra ancak alırken, ben hemen aldım.
Bu cevap karşısında çok memnun kalan Harun Reşid bir kese daha ihsan etmiş. İhtiyar yine şükür ve duada. Harun Reşid dayanamayıp tekrar sormuş:
- Bu sefer niye şükrediyorsun?
İhtiyar:
- Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa ya mahsul verip ya da vermezken, benim diktiğim fidan hemen, hem de  iki defa ürün vermeye başladı diyince Harun Reşid beğenisi gözlerinden okunarak dönüp, Vezirine gülümseyerek bakar. Vezir tekrar bir kese altın ihsanı emrine imkan tanımadan, Harun Reşid’e:
“Aman Sultanım!” der, “Buradan bir an önce uzaklaşalım. Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devlet hazinesine darı ekecek!…”

Bülbül Kasidesi

Medet ya sahib el imdat

İsmi sübhan virdin mi var
Bahçelerde yurdun mu var
Bencileyin derdin mi var
Garip garip ötme bülbül

Ötme bülbül ötme bülbül
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Bir de sen dert katma bülbül

Bilirim âşıksın güle
Gülün hâlinden kim bile
Bahçedeki gonca güle
Dolaşıp söz atma bülbül

Ötme bülbül ötme bülbül
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Bir de sen dert katma bülbül

Bilirim âşıksın verde
Cünûnun var gâyet serde
Şu sînemde olan derde
Bir de sen dert katma bülbül

Ötme bülbül ötme bülbül
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Bir de sen dert katma bülbül

Pervâz olup uçar mısın
Deniz  deryâ geçer misin
Bencileyin nâ-çar mısın
Sen de hâlin söyle bülbül

Ötme bülbül ötme bülbül
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Bir de sen dert katma bülbül

A bülbülüm uslu musun
Kafeslerde besli misin
Bencileyin yaslı mısın
Garip garip ötme bülbül

Ötme bülbül ötme bülbül
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Bir de sen dert katma bülbül

Yunus  vücûdun pâk derken
Cihanda mislin yok derken
Seher vakti “hakk hakk” derken
Bizi de unutma bülbül

Ötme bülbül ötme bülbül
Derdi derde katma bülbül
Benim derdim bana yeter
Bir de sen dert katma bülbül