Denizden Katreler

Kabağın Sahibi

Vaktiyle bir derviş berbere gider. Berberden saçını dibinden kazımasını, sakal ve bıyığını kısaltmasını ister. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan derviş:
- “Vur usturayı berber efendi!” der.
Berber, dervişin saçlarını kazı
maya başlar. Derviş de aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın …mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- “Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!” diye kükrer.
Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz olmak gerek. Ses çıkarmaz, biraz çaresiz, biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden.
Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı, tıraş esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
- “Kabak aşağı, kabak yukarı!..”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının üzerine doğru gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına batıverir. Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır, ölmüştür. Herkes bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de şok olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve dervişin beddua ettiğini düşünerek gayr-i ihtiyarî sorar:
- “Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- “Vallâhi gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de sâhibi var. O gücenmiş olmalı!

Namazda Fatiha..

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) buyurdular:
“Cebrâil (a.s) bana dedi ki: Allâhü Teâlâ sana selâm söylüyor ve buyuruyor ki:
Kul benim huzurumda namaza durup “Allâhu Ekber” dediğinde onunla aramızda bulunan perdeyi kaldırırım.
Kul “elhamdü” dediğinde Allâhü Teâlâ, “Hamd kime mahsustur?” diye sorar, o da “lillâhi” diye cevap verir.
Allâhü Teâlâ, “Allah kimdir?” diye sorunca “Rabbilâlemîn” der. “Alemlerin Rabb’i kimdir?” buyurunca “Errahmânirrahîm” der.
“Rahman ve Rahim kimdir?” diye sorunca “Mâlikiyevmiddîn” der. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ,
“Ey kulum, din gününün sahibi benim” der. Kul, “İyyâke na’budu ve iyyâke nesteîn; Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” deyince Allâhü Teâlâ, “Ey kulum, mademki yalnız bana kulluk edip yalnız benden yardım istiyorsun, o halde istediğini dile ki sana verilsin” buyurur.
Kul “İhdinâ; bize hidayet et” deyince Allâhü Teâlâ,
“Hangi hidayeti istiyorsun?” buyurur. Kul “Essırâta’l-müstakîm; “Sırât-ı müstekîmi, doğru yolu” deyince Allâhü Teâlâ,
“Hangi yolu istiyorsun?” diye sorar. Kul “Sırâtallezîne en’amte aleyhim” “Kendilerine in’âm ettiğin bahtiyarların yoluna” deyince
Allahü Teâlâ:
“Ey meleklerim, siz de şahit olun ki ben bu kulumu, kendilerine nimet verdiğim peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle beraber kıldım” buyurur. Kul,
“Ğayri’l-mağdûbi aleyhim veleddâllîn; Ne o gadap olunanların, ne de sapkınların” deyince Allâhü Teâlâ tekrar meleklere, “Şahit olun ki ben bu kulumu nimet verdiğim kimselerden kıldım, gazaba uğramışlardan ve sapkınlardan eylemedim” buyurur.
Kul “Amin” deyince onunla beraber bütün melekler de “Amin” derler..

Müslim, Müsâfirin 254; Nesâî, İftihah 25.

KAZI BAĞIRTMADAN YOLMAK

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına Baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

Padişah, ihtiyarı selamlamış: “Selamunaleykum ey pir’i fani…” “Aleykumselam ey serdar’i cihan…”

Padişah sormuş: “Altılarda ne yaptın?” “Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…”

Padişah gene sormuş: “Geceleri kalkmadın mı?” “Kalktık… Lakin, ellere yaradı…”

Padişah gülmüş: “Bir kaz göndersem yolar mısın?” “Hem de ciyaklatmadan…”

Padişahla Başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.

Padişah Başvezire dönmüş: “Ne konuştuğumuzu anladın mı?” “Hayır padişahım…”

Padişah sinirlenmiş: “Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor. “Ne konuştunuz siz padişahla…”

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş: “Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”

Başvezir, yüz altın vermiş.

“Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu.” “Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.”

Vezir kafasını kaşımış. “Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne emek?…” Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.”

Vezir bir soru daha sormuş… “Geceleri kalkmadın mı ne demek?” Adam bir yüz altın daha almış. “Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim…”

Vezir gene kafasını sallamış. Peki”Bir kaz göndersem yolar mısın”, o ne demek… Adam gülmüş. “Onu da sen bul…”

İmam-ı Azam’dan Sorulara Cevaplar

  1. Üç kişi İmam-ı Azam Hazretleri’ne birer soru sordular. İmam-ı Azam hz. Sorularına Nasıl Cevaplar Verdi?
  2. Sorular:
  3. 1- Bize Allah’ı gösterebilir misin?
  4. 2- Cehennem ateş olduğuna göre, ateşten yaratılan cinler ve şeytanlar orada nasıl azap göreceklerdir?
  5. 3- Hem kaza ve kadere inanmamızı istiyorsun, hem de insanın iradesinden bahsediyorsun. Halbuki insan her şeyi mecburen yapar, kendi iradesi yoktur?
  6. İmam-ı Azam, eline aldığı bir avuç toprağı soranların yüzlerine attı. Soranların üçü de onun bu davranışına tepki gösterdiler.
  7. İmam-ı Azam bunun üzerine şu açıklamaları getirdi:
  8. - Allah’ı göremediği için inkar etmeye çalışan adam! Toprağın yüzünde meydana getirdiği acıyı görebildin mi?
  9. - Daha yüzündeki acıyı göremezken Allah’ı göremediğin için nasıl inkar edersin?
  10. Ya sen ikinci sorunun sahibi! Bildiğin gibi insan topraktan yaratılmıştır. Ama bu bir avuç toprak senin yüzünü acıtmaya yetti. Demek ki cehennemin ateşi de ateşten yaratılan varlıkları yakabilir.
  11. —İnsanın iradesini inkar eden adam! Madem benim iradem yok, ne diye yüzüne attığım toprak için benden şikayetçi oluyorsun?”
  12. Aldıkları bu cevaplar karşısında şaşkına dönen adamlar ne diyeceklerini bilemeden oradan uzaklaştılar.

” Bize O Kapıyı İtmek Düşer..”

[21.9.2015, 21:45] Zeynep Nebioglu: Vaktiyle bir padişah kendisine bir vezir bulmaya karar vermiş ve böyle kocaman bir kapı yaptırmış. Yaptırdığı kapının ortasına onlarca kilit yaptırmış. Kimisi sürgülü, kimisi halka kilit vesaire derken baştan aşağı her tarafa kilit yaptırmış. Ve ondan sonra vezir adaylarını bir bir buyur etmiş.
İlk giren adama demiş ki:
- “Sen benim vezirim olmak istiyorsun, değil mi?”
O da demiş:
- “Evet efendim.”
- “Eğer benim vezirim olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtar kullanmadan, levye kullanmadan, hiç bir alet kullanmadan açmanı istiyorum” demiş.
Vezir adayı şöyle bir dönmüş kapıya, bakmış ve demiş ki:
- “Efendim bu mümkün değil, kaldı ki anahtar bile olsa bu kapıyı açmak saatler sürer.”
O da demiş ki:
- “Peki, sen git ötekisi gelsin.”
Öteki gelmiş, ona aynısını söylemiş, O demiş:
“Efendim mümkün değil anahtar bile olsa…”
Öteki gel, öteki gel falan derken, en son vezir adayı girmiş içeriye. Padişah demiş ki:
- “Sen vezir olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtarsız, levyesiz, hiç bir alet edavat kullanmadan açmanı istiyorum.”
Adam şöyle bakmış kapıya, bakmış, dönmüş demiş ki padişaha:
- “Devletli Sultanım! Aslında aklım der ki: ‘Bu kapı böyle açmaya açılmaz.’ Lakin bize itmek düşer” demiş ve elini uzatıp o kapıyı şöylece ittiğinde kapının açılıverdiğini ve aslında kilitlerin hiç birinin kapalı olmadığını görmüş.
Cenab-ı ALLAH’IN rızası nerede saklı hiç birimiz bilmiyoruz…
Belki bir vakit namazda saklı…
Belki bir yetimin başını okşayacağız şefkatle…
Belki bir kediye su vereceğiz merhametle…
Belki yanımızdan geçen ve hiç tanımadığımız birine: ‘Esselamu aleyküm ve rahmetullah’ diyeceğiz,
Ve belki o da mukabele de bulunacak: ‘Ve aleyküm selam ve rahmetullah’ diyecek…
Bu yüzden Cenab-ı ALLAH’IN rızası hangi kapıda saklı diye, biz kullara itmek düşer..
Kapıları Açan ALLAH, Kapayan ALLAH’tır …
AÇ ALLAH’IM(CC) bütün kapıları….
Vaktiyle bir padişah kendisine bir vezir bulmaya karar vermiş ve böyle kocaman bir kapı yaptırmış. Yaptırdığı kapının ortasına onlarca kilit koydurmuş. Kimisi sürgülü, kimisi halka kilit vesaire derken kapının baştan aşağı her tarafa kilit olmuş..
Ve ondan sonra vezir adaylarını bir bir buyur etmiş.
İlk giren adama demiş ki:
- “Sen benim vezirim olmak istiyorsun, değil mi?”
- “Evet efendim.”
- “Eğer benim vezirim olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtar kullanmadan, levye kullanmadan, hiçbir alet kullanmadan açmanı istiyorum”
Vezir adayı şöyle bir dönmüş kapıya, bakmış ve :
- “Efendim bu mümkün değil, kaldı ki anahtar bile olsa bu kapıyı açmak saatler sürer” demiş.
- “Peki, sen git ötekisi gelsin.”
Öteki gelmiş, ona da aynısını söylemiş, O da:
“Efendim mümkün değil anahtar bile olsa…” diye cevaplamış.
Öteki gelsin, öteki gelsin falan derken, en son vezir adayı girmiş içeriye. Padişah ona da:
- “Sen vezir olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtarsız, levyesiz, hiç bir alet edavat kullanmadan açmanı istiyorum” demiş.
Adam şöyle kapıya, bakmış, bakmış … dönmüş padişaha:
- “Devletli Sultanım! Aslında aklım der ki: ‘Bu kapı böyle açmaya açılmaz.’ Lakin bize itmek düşer” demiş ve elini uzatıp o kapıyı şöylece itiverdiğinde kapının açılıverdiğini ve aslında kilitlerin hiçbirinin kapalı olmadığını görmüş.

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana…
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan…
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! …
“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!

Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı…
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! …
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir… Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz…
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! …
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.

Mehmet Akif Ersoy

Gün Adları

Bu konuda yazılan bir yazıyı sizinle paylaşıyorum:

Hafta (Farsça) – Türkçesi: Yedice
Farsça yedi ‘heft’ dir (veya hefte). Yedi günlük zaman dilimi de ‘hafta’ adını buradan alınmıştır.
Azerbaycan Türkçesinde hafta ile birlikte yeddice denmektedir. Azerbaycanda yedi yerine yeddi dendiği düşünülürse, biz de YEDİCE diyebiliriz.

Gün adlarını inceleyelim:
Pazartesi (Farsça+Türkçe) – Türkçesi: Başgün
Farsça bazar sözcüğüne, Türkçe ertesi ekinin gelmesiyle oluşmuştur. Yemekyerinden sonraki gün anlamına gelir.
İngilizcede Pazartesi günü “Monday” biçimindedir. Bu sözcük, “Moon Day” yani “Ay günü” demektir.
Eski Bulgarcada, Karayim, Karaçay-Balkar ve Kuman ve Türkmen dillerinde Pazartesi yerine BAŞGÜN denmektedir. Anlamı, “yedicenin ilk günü” biçimindedir.
Salı (İbranice, Arapça) – Türkçesi: Tozgün
İbranice ve Arapça üçüncü anlamındakki sülüs sözcüğünden gelmektedir.
İngilizcede Salı günü “Tuesday” biçimindedir. Bu sözcük, “Tiw’s Day” yani “Mars’ın günü” (Roma Savaş Tanrısı) demektir.
Azerbaycan Türkleri, Salı yerine, TOZGÜN demektedir. Anlamı, “temizlik ve süslenme günü” biçimindedir.
Çarşamba (Farsça) – Türkçesi: Odgün
Farsça çahar: dört ve şanba: gün sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Dördüncü gün demektir.
İngilizcede Çarşamba günü “Wednesday” biçimindedir. Bu sözcük, “Woden’s Day” yani “Odin’in günü” (İskandinav Baba Tanrı) demektir.
Azerbaycan Türkleri, Çarşamba yerine, ODGÜN demektedir. Anlamı, “ateş (od) ve ışık günü” biçimindedir.
Perşembe (Farsça) – Türkçesi: Ortagün
Farsça panç: beş ve şanba: gün sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Beşinci gün demektir.
İngilizcede Perşembe günü “Thursday” biçimindedir. Bu sözcük, “Thor’s Day” yani “Thor’un günü” (İskandinav Yıldırım Tanrısı) demektir.
Eski Bulgarcada, Karayim, Karaçay-Balkar ve Kuman ve Türkmen dillerinde Perşembe yerine, ORTAGÜN demektedir. Anlamı, “yedi günün ortasındaki gün” biçimindedir.
Cuma (Arapça) – Türkçesi: Yeygün
Arapça cum’a toplanma demek. Yani Cuma toplanma günü demektir.
İngilizcede Cuma günü “Friday” biçimindedir. Bu sözcük, “Freyja’s Day” yani “Freyja’nın günü” (İskandinav Aşk Tanrısı) demektir.
Eski Bulgarcada, Karayim, Karaçay-Balkar ve Kuman dillerinde Cuma yerine YEYGÜN denmektedir. Anlamı, “iyi ile kutsal gün” biçimindedir.
Cumartesi (Arapça+Türkçe) – Türkçesi: Elgün
Arapça cum’a sözcüğüne, Türkçe ertesi ekinin gelmesiyle oluşmuştur. Toplanmadan sonraki gün anlamına gelir.
İngilizcede Cumartesi günü “Saturday” biçimindedir. Bu sözcük, “Saturn’s Day” yani “Satürn günü” demektir.
Azerbaycan Türkleri, Cumartesi yerine, ELGÜN demektedir. Anlamı, “halk ile akrabalar günü” biçimindedir.
Pazar (Farsça) – Türkçesi: Aragün
Farsça, ba: yemek ve zar: yer sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Yemekyeri demektir.
İngilizcede Pazar günü “Sunday” biçimindedir. Bu sözcük, “Sun Day” yani “Güneş günü” demektir.
Azerbaycan Türkleri ve eski Bulgarcada Pazar yerine ARAGÜN denmektedir. Anlamı, “iki yedice günün arası” biçimindedir.
günadları

Kara Erik Reçeli

IMG_1911 - Copy

Erikler yıkanıp Süzgeçte süzülmeye bırakılır. Çekirdekleri ayıklanır.

Toz şeker su ile şerbet kıvamına gelene kadar kaynatılır.

Kıvama gelince erikler ilave edilir.

Birkaç damla limon suyu sıkılır.

Ara ara karıştırılarak pişirilir.

Üzerinde beyaz köpüklenme kesilince, reçel kıvamı aldığı görülünce kara erik reçelimiz olmuştur.

Soğumaya bırakılır. Kavanozlara boşaltılır.

Reçelimiz hazırdır. Afiyet Olsun.

“Birini yenmek çok kolaydır, asıl zor olan birini kazanmaktır.”

Kızılcık (Kiren) Tarhanası

AnGpTuUlCv8ggzwK0wGcqrXQuzjwt7g9dY2LVhCPij1z

Malzemeler:
Kızılcık
Tuz
Un

Yapılışı:

Kızılcıklar, tertemiz yıkanır. Yumuşayana kadar birkaç gün bekletilir. Yumuşayınca 1 kg.na 100 gr. hesabı ile tuz ilave edilir. Ocakta iyice ezilecek kıvama gelene kadar pişirilir.

Ilımaya bırakılır.  Ilık hale gelince aldığı kadar un ilave edile edile serte yakın hamur şeklinde yoğrulur.

Küçük küçük parçacıklara ayrılarak temiz sini üzerine dizilir. Ara ara alt üst yapılır. Böylece kuruya yakın hale gelir. Parçacıklar ovalanarak daha da küçültülür. Yine siniye yayılır. Biraz daha kurur. Tekrar ovalanır.

Süzgeçten geçirilir. Siniye yayılır. Arada karıştırılarak kurutulur.

Bez torbalarda saklanır. Tarhanımız hazırdır.

Pişirilirken önce ince doğranmış sarımsak yağda çevrilir. su, tarhana ilavesi ile karıştıra karıştıra pişirilir. Sıcak servis yapılır. Tuz atılmaz. Zira tarhana yapımında koruma amaçlı bol tuz kullanılmıştır.

Afiyet olsun.

Not:

Rengini almaması için Güneşte kurutulmamalıdır.
Su ilave edilmeden yapılmalıdır.